29 Eylül 2010 Çarşamba

Requiem for a Dream


olgunlaşmamış bir tabutun ağıtını yazıyorum
bir türlü titremeyen bir medeniyetin cinnetini geçiriyorum
üstelik bütün mahalle bakkallarında satılıyor jilet
üstelik satılıyor jilet!
üzerine kan damlamamış beyaz bir gömleği hiç yaşamamış sayıyorum
kimseye soracak değilim ben bu şehirden boşanırken
siz köşede sek sek oynuyordunuz
her köşe başındaydınız kalabalıktınız sarılıyordunuz direklere
yıkılır gibi yapıp tapıyordunuz kaldırımlara
tapar gibi yapıp iyi aile kızlarını iniltili bir intihara sevk ediyordunuz
küçük kısa ve hararetli birer ayin tertip eder gibi yaşıyor
yaşıyor duruyordunuz
kimseye soracak değilim ben bu
ellerimi duvarlara sürterek zımparalıyordum
kalbimi martıların koynunda çürütüyordum
“kalbim oyuncak mı ne, ne kolay kırılıyor?” diyordu bir dost
nereden baksanız kocaman bir akşam oluyordu
“hayat dediğin fahişe” gibi bir cümle geçiyordu bir yerlerde beynime beynime elektrik verircesine
nereden baksanız kocaman bir gece çöküyordu
neresini tutsanız hatır hatır saplanıyordu o güzeller güzeli
yalnızlığınız .

lütfen ağlarken nazik olunuz
bir kır kahvesinde hüzünlenir gibi hey gidi dünya der gibi naif
gölü kuğuları kuşları izler gibi Naif
akşam vakti dostlarla demlenir gibi NAİF
us’tan öteye geçer gibi deli olunuz
naif bir deli gibi nazik olunuz
hazır olunuz
ağıtı tutup cebimden çıkarıyorum
alayını cebimden çıkarırım ağıtı çıkarıyorum
uzatıyorum kimsenin gitmediği bir Afrika’ya sürüyorum
içinden tren geçen şehirler kasabalar var mı hala
dağların tepesinde nehirlerin siperinde bir Tibet’in gölgesinde
bekliyorlar mı duruyorlar mı ağlıyorlar mı hep
bu ağıtı sürgündeki kasabalara dağlıyorum
bir cesedin köklenişini bekleyen bir ağacın dalına asıyorum
körpecik bir alacakaranlıkta bir ihtilalin müjdeli haberini bekleyen
körpecik çocukların delik deşik ellerine veriyorum
yazıyorum
bir de ağır ağır batıyor kemiklerime ay ışığı
geceler hep canımı acıtıyor
dünyanın en uzak kasabaları seller gibi ağlıyor gözlerimden
mesela gözlerimin Pakistan tarafından
gözlerimin en sık Amazonundan
nerden baksanız kocaman bir bulut çöküyor
neresini tutsanız hatır hatır saplanıyor o güzeller güzeli
o büsbüyük
o yaralı
yalnızlığınız .

lütfen o jileti kullanırken nazik olunuz
bir isyanı törpüleyen bir bölük asker gibi naif
toplama kampı bir fabrikada bileklerini kesen bir kadın gibi Naif
El Alto’da son patatesini yiyen bir köylü gibi NAİF olunuz

ne olur azcık deli olunuz!
ne olur azcık düş kurunuz!
ne olur azcık düş kuran bir deli gibi yürekli olunuz!

o jileti kullanmayacaksanız soğumadan ben kullanabilir miyim?
o son kavgayı etmeyecekseniz seslerin bir kez bile yükselmediği
seviyeli ilişkinizi kıvırıp kıçınıza sokabilir miyim?
o jileti kullanmayacaksanız bileklerinizi ben kesebilir miyim?
o cinneti geçirmeyecekseniz bileklerinizi ben o jilet geçirebilir miyim?
zira ağlamaklıyım
zira ağıt yakarken asabi oluyorum
zira boyunlarına flar bağlayan boy boy adamların sıkıcı dudakları boynuma dolanıyor
üstelik bu günlerde herkes medeniyetten nefret ediyor
medeniyetin iğrenç birşey olmasına sevinilen nezih lokallerin
müdürleri ediyor en çok
üstelik tüm mahalle bakkallarında satılıyor jilet
üstelik satılıyor Jilet!

oysa züğürt bir ağa gibi yenilseydi herkes
façası sağlam raconu racon olurdu bu gezegenin
yürürdü
giderdi
namusuyla
bir fil
mezarlığına
bu orospu medeniyet.

söylerlerdi ardından ağıdını:
şehirleri terk edemeyenlerin toprak yağsın koynuna .


E.A.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Süleyman'ın Seyir Defteri

Daha uzun olabilirdi bence o şeftalinin dalı
-uzantılı isim tamlaması-
Eskiden insanlar daha çok ölürlerdi
Daha çok ölürlerdi dediysem ölmek diye bir şey vardı yani
Demirbaş gibi değil deftere yazmak için değil
Ölmek diye bir şey vardı severdi nineler ölmeyi
Ölürlerdi insanlar ikindi vaktinde şeftalinin dibinde çürürlerdi
Ağır ağır yollarda yürürlerdi
Yürümek diye bir şey vardı
Şeftalinin dalına su yürürdü mesela
Kan yürürdü yüreklere dikleşirdi şişerdi
Yürürdü yaşlı marangoz bağa giderdi üzüm yerdi
Yürürdü elleri kadınların
Yalardı suyu da geceyi yalar gibi sessizliği yarar gibi yürürdü
Yürürdü yürümek vardı o dağın ardında bir patika yol vardı
Bulut ormanı ağaç denizi toprak saksıda büyüyen ebabil kuşu
Badem ağacının üstüne tüneyen eflatun dervişin titrek kulakları
Ormana varır gibi uzayan gölgeler taşlıklı yoldaki merdiven otları
Vardı mutlak bir Babil düşü gibi nemli ve cömert bir yaraydı
Yenişilemeyen bir düellonun sabahında elleri öpülen bir gök vardı
Vardı şimdi hiç olmamış gibi davranılan o ülkede sıkılana kadar sıkılırdılar
Sonra bir daha sıkılıncaya kadar sıkılırdı insanlar
Bir kerpiç mecliste uzanan testiler ve birileri hep şiir söylerdi

Bence şairler her zaman beş katlıydı
Beş katlıydı merdivenleri dikti çıkarken de inerken de testi testi şaraptı
Bütün şairler hep bir kişiydi
Çirkin ve sevişmeyi unutmuş bir adam ela gözlü bir kadına aşık olmuş gibi
Acayip bir Süleymandı şairler
Şairler hep beşinci kattan düşerdi sus yemini etmiş bir elma gibi susardı
Şairler hep şimdi hiç var olmamış gibi davranılan o ülkenin
Uzun uzun tarardı uzun uzun saçlarını

Daha güzel olabilirdi bence ölülerimiz doya doya ölebilirdi
Kana kana ölebilirdi insanlar beşinci kattan atlayan bir Süleyman olabilirdi
Bir Süleyman bir de Süleymanın ela gözlü karısı
Süleyman'ın karısı şeftali ekebilirdi parke denen ağaç leşlerini kaldırıp
O ev denilen mezarlıkların göz göz odalarından birini yıkıp
Diyorum size o şeftalinin dalı daha uzun olabilirdi

Güneş batıyor sene 2048.
Şeftalinin dalını kestiler.
Hiç var olmamış gibi davranılan o ülke batıyor tarihe koca koca kadırgalar içinde.

E.A.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Papağan Matra


"Zaman yapıldığım öz;
Zaman beni sürükleyen bir nehir, ama nehir benim;
Beni parçalayan bir kaplan, ama kaplan benim;
Beni tüketen bir ateş, ama ateş benim.
Evren ne yazık ki gerçek; ben ne yazık ki Borges'im*"




PAPAĞAN MATRA

Başlangıçta hiçbir şey yoktu
Sonra gözlerini kırptı jaguar

Çiçekli gecelikler giyiyordu papağanlar
Nemli ve kasvetli hülyalara uyandılar
Gecelikleri soyunup geceyle başbaşa kaldılar
Sonra gözlerini kırptı jaguar
Dişlerini kaşıdı, sıfır dedi, tıslıyordu
Başlangıçta hiçbir şey yoktu
Sonra jaguara inandı ağaçlar

Sessizlikte bir taş gibi ufalanıyor
Un ufak oluyordu sözler ve şamanlar
Sonra sustu sessizlik. Bir ağacın üstünde
Kara jaguarın sol omzuna konan papağanın
Kırmızı - yeşil tüylerinin arasında saklandı
Lâl oldu, al oldu, ala oldu
Şamanların yılan ellerine yol oldu
Sonra şamanlar bir ağaca dayandılar
Jaguara inandılar

İnsanlar gözlerini kaçırmadan dosdoğru toprağa bakıyorlardı
Toprak gece gibi uluyordu, toprak inliyordu kara bir büyüydü
Eski bir iksirdi, zaman esansıydı, iç içe kapılardı. Büyüyordu
İnsanlar gözlerini kaçırmadan, dosdoğru topraktan geçiyorlardı
İnsanların hepsi çocuktu ve yeşil yapraklıydılar. Yola çıktılar
Sonra insanlar ağacın oğluna dayandılar, ormana inandılar

Yolun sonunda hiçbir şey yoktu
Sonra gözlerini kırptı jaguar

E.A.


"*El tiempo es la sustancia de la que estoy hecho.
El tiempo es un río que me arrebata, pero yo soy el río;
es un tigre que me destroza, pero yo soy el tigre;
es un fuego que me consume, pero yo soy el fuego.
El mundo, desgraciadamente es real; yo desgraciadamente soy Borges."

Jorge Luis Borges


Ağğğ

Ağladım
Birinin bu kentin sokaklarını sü.pürmesi gerekiyordu
Süpürdüm
Birinin bu kentin sokaklarında ölmesi gerekiyordu
Geberdim

Şimdi kazıyın beni
Ayakkabınızın altına yapışan zifiri asfalt şekeriyim.
Gözlerinizin kuytusuna serilmiş bitik serseriyim

Ah içimdeki çıkmaz sokaklar!
Ah içimdeki ölü şehir!
Ah mezarlığım!

Bir kara celladım, yatıyorum omuzlarımın üstünde
Kudretimden korkuyorum
Dantelden bir katedral gibi boynumu eğiyorum
Taşları delip tül eyliyorum teninden ince
Büküp semaya uzandırıyorum

Şimdi bu katedral, benim geçmişimdir
Şimdi bu katedral, senin hücrendir
Seni burada bırakıyorum

Seni bu gece burada bırakıyorum

E.A.

Mehtap

Martı kanı çisiyor üzerimize
Bir garip, ürkek yağmur indiriyor,
Asude.
Ayın efsunlu damlaları, yağıyor soframızdaki kadehe…

Uyandırmadan geceye düşen titrek gölgesini ayın,
Kurumlu ciğerlerimize küfrettiren
Ve derin
Bir nefeste, yüzüyoruz Boğaz’ı…
Bizler kederli şehrin boynundaki inci,
Bizler bir avuç yorgun ve kırık sedef parçası,
Martının kanadındaki, akşamdan kalma sabah yeli,
Bizler şişede balık,
Bizler, bir kederli Münir şarkısı…

Boğazımızdan buz ılığı akarken damlaları ayın,
Usulca süzülürken damarlarımıza bir beyaz gece,

Uyur mu hiç, iyot kokusu?
Viran kayıkhanenin dibindeki, deniz tozu?

Son Adalar vapuru da geçti,
Bir yetimhane çığlığı gibi
Öttürerek düdüğünü.
Belki de ömrümüzün son vapuru…

İstanbul,
Yanık üflüyor, neyi bu gece.

E.A.

Meskensizler


Gözyaşlarım bile sırçaydı, ağzında parçalanırdı
Ellerin sımsıkı kement, avuçlarında boğulurdum

Gece meskenimizdi,
Demir atmıştık en ıssız limanına,
Kimse görmemişti bizi.
Çünkü gece, gölgemizi yemişti.
Ve alır saklardı bizi, örterdi

Ve sen, ellerimi okşardın

Meskensizler, bıçağın keskin yüzünde dans eder hep sevgilim
En çok kanayana verirler ödülü
- Geceyle şaka olmaz çünkü -
Boynumuzda kara bir halat,
Yarasına en çabuk tuz basanın halatını keserler önce
Ama sen dikkat et,
Bıçak, asıl halatını kestiklerinde kanatır sevgilim

Aslında biz, hiç var olmamış şehirlerin kayıp çocuklarıydık seninle
Sığamazdık İstanbul’a
Kaldırımlara iz, barlara yankı olurduk
Ve saklardı gece bizi, örterdi.

Ve sen boynumu okşardın, sesin titrerdi, ıslanırdı

Yağmur yıkardı saçlarımızı
Utanmazdık
Mahalle kahvelerinde oturur, küfrede ede bayat çay içerdik
Hiçbir yere dökülmeyen nehirler akardı içimizden
Yazın bile yaprak tutmayan ağaçlar büyütürdük
Uçmaya çalışırdık,
Oysa birer karıncaydık

En güzel, ucuz şarap içtiğimizde sevişirdik
En güzel, bıçak kanırttığında savaşırdık
Ve en güzel, ölüme bir adım daha yaklaştığımızda severdik
Bıçkın sonların taze tortusuna karışmaktı arzumuz çünkü

Ve sen yüzümü okşardın, yanardı gözlerim

Meskensizler içli olur sevgilim,
Hırçın olan, aktıkları nehirdir
Biz seninle iki kırmızı Japon balığıydık
Akıntıya karşı yüzendik
Ve orospu mangalı gibi körüklemekteydi rüzgar
Ve imansızdı gece

Bizi toplasalardı, dört etmezdik
Seni bozdursalar, beş para etmezdin
Oralar bizim diyarlarımız değildi sevgilim,
Şaklamazdı kırbacın orada
Üstelik sen mertçe ölemezsin bile,
Geceyi terk edemezsin


Ve sen dudaklarımı öperdin, erirdik, karışırdık birbirimize
Bir tuhaf tufanın içinde, öylece.


E.A.

La Llorona


Frida... Sana...

Bırak beni hancı
Bırak da yoluma gideyim
Gidilecek uz, katran bir yolum var
Ama önce bir bardak daha şarap koy
Yok yok
İyisi mi testiyi bırak
Bırak testiyi, sonra gideceğim
Sedir kokulu sofaların üzerinde
Sütliman uykular uyuyacağım hancı
Ve unutacağım pişmanlığı
Unutacağım buğday tenli kederi
Şişelerce intikam aldığımı
Öyle bakma hancı
Bundan sonra bu enkazı kimse kaldıramaz artık

Ne diyordum
Evet gideceğim
Sonra
Sonra dünya yansa umrum değil be hancı
Kim ağlamış arkamdan
Kim büzmüş yılgın çenesini
Kim kızmış bana, dövmüş toprağımı demirden avuçlarıyla
Adımı haykırmış bulutlara

Söyle onlara, bana beyaz çiçek getirmesinler
Ben beyazı sevmem
Benim hiç beyazım olmadı hancı

Ne diyordum
Evet unutacağım
Bir zamanlar körkütük sevdiğimi de
Aldatıldığımı, aldattığımı da
Erkeklerimi de, kadınlarımı da,
Kan ter içinde seviştiğimi de unutacağım
Şişelerce intikam aldığımı da
Gecelerce geberdiğimi de unutacağım

Bir testi daha getir hancı

Kim demiş geceler karadır diye
Geceler kırmızıdır
Geceler kanar
Geceler yaradır
Gebedir acılarımızın sinsi ve soysuz
Yırtık ve çatlak çığlıklarına
Geceler kırmızıdır hancı
Kara olan biziz
Öyle bakma hancı
Ve sil o güzel, acemi yaşlarını
Ben herkes için ağladım yeterince

E.A.